6 Mayıs 2017

KİEV: BAHARDA GEZMEK İÇİN BİR DOLU NEDEN




Çalışan gezginler için, hafta sonu ile birleşen resmi tatiller gibisi yok malum…. 1 Mayıs geçti ama önümüzde 19 Mayıs var, hafta sonu ile birleşiyor, 3 günlük tatil oluyor. O zaman oturalım, plan yapmaya başlayalım. Bu kez önerim Kiev…. Kiev ve tatil henüz birbiriyle çok örtüşen kavramlar değil bizler için ama aklınızı çelmeye çalışacağım… İşte bu bahar Kiev’e gitmek için size bir dolu neden....

Kiev’in en güzel zamanı bahar… Bunu ben değil, Kievliler söylüyor….

Değil vize, pasaport bile olmadan sadece nüfus cüzdanı ile gitmek mümkün

THY’nin günde birkaç kere İstanbul-Kiev-İstanbul arası uçuşu var, ulaşım kolay

Airbnb ile günlüğü 50. USD’ye jakuzili, 3 odalı, mutfağında tost makinasından Çin yemeği çubuklarına herşey mevcut olan evler kiralamak mümkün 


Türk lirası gayet değerli (1 TL 7.5 Grivna ediyor)

4 kişi çorbasından salatasına, votkasından bifteğine mükellef bir yemek için bile toplamda sadece 30.- USD ödeniyor, özetle ülke çok ucuz

Çok lezzetli bir mutfağı var, hem de bizim damak zevkimize çok uygun. Mantı benzeri “varenky”den, bildiğimiz “çi börek”e, kapalısı Karadeniz pidesine, açığı ise pizzaya benzeyen “kachapuri”den, yine mantıyı andıran “khinkali”ye, yemekler çok çok leziz. Bir de Lviv Hand Made Chocolate isimli bir dükkanı var ki, çikolata severler içinde akıllarını kaçırabilirler, uyarmadı demeyin…..
                       


Çok etkileyici müzeleri var:

Nükleer santral gerçeklerini öğrenmek isteyenler için hayli iç acıtan Çernobil Müzesi;

Savaşın acısını ve acımasızlığını unutmamak isteyenler için 2. Dünya Savaşı Müzesi;







Çocuklarına doğayı öğretmek isteyenler için, içinde mamut iskeletlerinden her türlü minerale, bölgedeki tüm hayvan türlerinden bitki türlerine gez gez bitmez çok zengin bir içeriği olan Ulusal Doğal Tarih Müzesi; 






Hem açık havada eğlenceli bir gün geçirmek hem de Ukrayna’nın kırsal yaşamının tarihçesini merak edenler için Avrupa’nın en büyüğü olan Pirogovo Açık Hava Müzesi. Hele bir de yel değirmenlerini fotoğraflamayı sevenlerdenseniz, tam yeri.





Ülkenin politik tarihiyle ilgilenenler için Taras Shevchenko Müzesi

Etnoğrafya meraklıları için Ivan Honchar Müzesi

Bukovski okurları için, yaşadığı evi gezebilmek adına Bukovski Müzesi






Şehir manzarası muhteşem… Pechersk Lavra isimli, yer altı tünellerinde manastırların olduğu yerden gün batımında, pembeleşmiş ışıkların altında parıldayan altın soğan kubbeleri seyretmek çok etkileyici, bonusu ise, tabii meraklısıysanız, tünellerdeki rahip mumyalarını görmek olabilir. Biraz klostrofobik bir deneyim ama, deneyim deneyimdir…

Montmartre özlemini Kiev’de de gidermek mümkün. Andreevsky Spusk sağlı sollu seyyar satıcıların tezgahlarında binbir çeşit turistik eşya sattığı ve ressamların da tablolarını sergilediği bir sokak. Tam bohem bir ortam.

                     

Şehirde birden bire karşınıza çıkan duvar resimleri her biri adeta sanat eseri


Şehirde ağaç kesmek yasak, 2 tane kocaman park ve 1 tane de Botanik Bahçesi var, yeşile gönül verenler için ideal şehir.




Yok bunlar yetmez, ben illa alışveriş de yapacağım diyorsanız, o zaman istikamet Khreshchatky Caddesi, burada Gucci’sinden Prada’sına her marka mevcut. Yok bunlar bütçemi aşar derseniz, o zaman caddenin sağını ve solunu birbirine bağlayan alt geçitlere alalım sizi, orada da envai çeşit, daha makul fiyatlı dükkanlar var.








10 Şubat 2017

CHICAGO: TEK BİR AKTİVİTE İLE ŞEHRİ TANIMA ÇABALARI


Temmuz'un en sıcak günlerinden biri.... Sabahın daha 8:00'i olmasına rağmen Chicago yanıyor adeta... O yüksek gökdelenler var olan azıcık rüzgarı bile kesiyor, adeta nefessiz kalmış şehir.... Ve bizim üzerimizde, yün çoraplar, t-shirt üstü polar, ayağımızda kalın spor pantalonlar, daha şehir uyanmamış ve önümüzdeki 5-6 saatlik zaman dilimini nasıl geçireceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yok... İşte böyle tanıştık biz Chicago'yla...


Farketmiş olacağınız üzere, ideal şartlarda olmadı tanışmamız. Alaska'da oldukça yorucu geçen 10 günlük bir geziden İstanbul'a dönerken, aktarmamız Chicago'daydı ve yaklaşık 10 saatlik bir bekleme süresi olunca, biz de şehri gezelim demiştik. Artık planlama yapmaktan yorulduğumuzdan mıdır nedir, ne 6 saatlik uçuş sonrası ne kadar yorgun olabileceğimizi öngörebilmiştik, ne iki eyalet arası 20 derecelerdeki ısı farkını akıl edebilmiştik, ne de Chicago Havalimanı'nda 11 Eylül olaylarından bu yana bagaj emanet hizmeti olmadığını öğrenebilmiştik. 

İnsanın içinde gezme merakı olunca, akılsız başın cezasını ayaklar çeker atasözünün canlı örneği olmaktan imtina etmiyor. Mantıken, havalimanındaki otellerden birine gidip, saatlik kiralanan odalardan birine yerleşsek, şöyle temiz bir duş alsak, uyuklasak daha iyi olurdu ama yok, biz havalimanından valizlerimizle bir taksiye atladık, tam sabah trafiğinin göbeğinde milim milim ilerledik, taksiye yaklaşık 60 USD ödedik ve şehirde birkaç gün kalma akıllılığını gösteren arkadaşlarımızın oteline valizlerimizi bıraktık. Sonra da ver elini Chicago....

Önce en kısa kuyruğu olan kafeyi bulup bir kahvaltı ettik ve orada Internet'ten başladık araştırmaya, bu kadar kısıtlı sürede Chicago'yu nasıl tanıyabiliriz diye. Ve kanaatimce en doğru yolunu da bulduk: şehrin içinden geçen Chicago Nehri'ndeki tekne turlarından birine katılmak!!

Çok çeşitli tekne turları var, biz mimari turu tercih ettik. Önce Michigan Gölü sahilinde şöyle bir yürüyüş yaptık, sonra tekne turlarının biletlerinin satıldığı yere ilerledik. Önceden rezervasyonumuz olmadığı halde, çok rahatlıkla yer bulduk ve 90 dakika süren gezimiz başladı. 

Aramızda Amerikalı olmayan da olabilir, o yüzden biraz yavaş konuşalım şeklinde bir hassasiyet taşımayan ve esprileri dahi ezberlenmiş bir monologla ruhsuz bir şekilde rehberlik yapan görevliye rağmen, çok bilgilendirici bir gezi oldu ve iyi ki de katılmışız dedik. Gökdelen manzarası diye bir tanım geliştirdik açıkçası bu gezi sonrası. Mimari değer taşıyan binaların arasında dolaşmak, tek tek binaların tarihçesini öğrenmek, kendi başınıza gezseniz asla farketmeyeceğiniz detayları keşfetmek gerçekten çok değerli bir kazanım oldu bizim için. 

Gezinin sonunda zorla bahşiş almaya çalışan rehber kadının sinirlerimizi bozmasına rağmen, geziyi güzel anılarla sonlandırdık. Ama yine de önemli bir not: nehrin sağında ve solunda görülen binaların % 99'u gökdelen olduğundan zahir, teknenin bir tentesi yok, yani sabah saat 10:00'da bile cayır cayır yakan bir güneşin altında yapıyorsunuz bu geziyi, o yüzden (tabii ki bizim yanımızda o da yoktu) böyle bir geziyi siz de yazın yapacaksanız, yanınıza şapka ve güneş kremi almak iyi olur, bizden söylemesi....

Tekneyle gezerken gördüğümüz ve limana yakın (bizde yürümeye mecal kalmamıştı o yorgunluğun üzerine sıcağın etkisiyle) amma velakin morg kıvamında soğutulmuş Chicago Burger Company'de hamburgerle geçiştirdiğimiz öğle yemeği sonrası, tabii ki artık arkadaşlarımızın otelinden bavullarımızı alıp havalimanına gitmemiz gerekiyordu...



İşte bizim Chicago maceramız böyle geçti... Kıssadan hisse: 

1) Chicago O'Hare Havalimanında emanet bagaj servisi yok, yanınızda büyük valiz vs varsa, aktarma ne kadar uzun sürecek olursa olsun, havalimanında kalın
2) Chicago'ya illa gideceğim derseniz, yazın ince giyinin, kışın da çok soğuk oluyormuş, kalın giyinin
3) Kısıtlı zamanınız varsa, mimari tekne turlarından birine katılın
4) Ama en iyisi, Chicago'ya daha uzun zaman ayırın ve yemeklerinden mimarisine, müzelerinden sanat aktivitelerine çok sitayişle bahsedilen bu şehri keyifle tanıyın... Biz bile bu kadar eziyetli şartlara rağmen keyif alabildiysek, düşünsenize şöyle doğru şartlarda, kimbilir ne kadar güzel anlar yaşatır bu kent gezginlere....


2 Şubat 2017

BİYSK: ALTAY DAĞLARINA AÇILAN KAPI


Biysk, Güney Sibirya'da "Altay Dağları'na Açılan Kapı" olarak adlandırılan, bölgenin ikinci en büyük ama nihayetinde küçük, sessiz, adeta kaderine terkedilmiş bir şehir.

Bölgenin turistleri çeken en büyük özelliği olan hırçın doğaya ulaşmak üzere geçilmesi gereken şehirlerden biri olması dışında, aslında geleni gideni de pek olmayan bir kent.

Belki de o nedenledir, yangınlarla ve yılların getirdiği yıpranmayla viraneye dönmüş ama görkemli bir geçmişin izini halen taşıyan binalar bir türlü renove edilmemiş, eski ihtişamlarından mahrum bırakılmış.

                 




Şehrin en büyük parkındaki 1. Petro heykeli, turistlerin ilk durağı. Hükümdarın 2.05'lik boyuna uygun, azametli bir heykel bu. 


Az sayıdaki turistin ikinci durağı ise, mavili, beyazlı, altın yaldızlı soğan kubbeleriyle Uspenski Katedrali. 111 senelik bu katedral Hazreti İsa'yı sembolize eden üzüm ve asma desenleriyle bezenmiş. Katı dini kuralların uygulandığı bu katedrale, kadınlar başını kapatmadan, erkekler ise başını açmadan giremiyor. Avlusunda bile yüksek sesle konuşmaya izin verilmiyor. 



Şehrin en son turistik destinasyonu ise Biysk Bölge Müzesi. Biraz "ortaya karışık" bir müze aslında: şamanizmden 19. yüzyıl sonları dekorasyon öğelerine, bölgesel mimariden balballara ve kaya resimlerine, ne isterseniz var bu müzede. Ama zaten adı da "bölge" müzesi olduğundan, bölgeye dair herşeyi bu müzede bulmak o kadar da garip karşılanmamalı. Tabii, her açıklama Rusça olduğundan, mutlaka bir rehber eşliğinde gezilmeli, tabii Rusça biliyorsanız, o başka... 




Az sayıdaki turiste rağmen, bu küçük şehirde gerek dekorasyonu, gerek hizmet anlayışı, gerekse modern dokunuşlar içeren yöresel yemekleriyle turistlere gayet güzel hitap eden bir restoran var: Na Starom Meste. Orada da şöyle güzel, keyifli bir yemek yediniz mi, tamam!! Biysk gezisi sona ermiş demektir....