23 Haziran 2016

NEMRUT DAĞI: MANZARA ŞÖLENİ


Sıcaklardan bunaldığımız bu günlerde, dağ esintilerini özleyenlere Nemrut Dağı'nı yazayım istedim. Ama bu Nemrut Dağı, Adıyaman'ın Kahta ilçesindeki, zirvesinde Kommagene kalıntıları bulunan Nemrut değil, o başka bir yazıya...

Bu yazıdaki Nemrut Dağı, uyuyan bir volkan olan, en son 1441'de lav püskürttüğü bilinen, Bitlis sınırları içindeki 2948 metre yükseklikteki Nemrut Dağı.
Bu dağın, kendisinden daha ünlü olan bir de krater gölü, daha doğrusu gölleri var. Göl kıyısından manzarayı bilemem, ama dağın zirvesinden gördüğüm manzaranın, bugüne kadar beni en çok etkileyen manzaralardan biri olduğunu söylesem, kesinlikle abartmış olmam. Tabii bunda, bir manzarayı başka hiçbir etken olmadan, sadece doğayla çevrilmiş bir şekilde seyretmiş olmanın da büyük etkisi olabilir.





Bizler dağcı değiliz, dağcılıkla uzaktan yakından ilgimiz yok, hatta düzenli trekking turları yapan insanlar da değiliz. Buna rağmen, geçen yaz Türkiye'nin üçüncü en yüksek dağı olan Süphan'a tırmanmaya karar verdik. Nemrut Dağı'na da, işte bu kararımız sonrasında, zirve tırmanışından 2 gün önce, aklimatizasyon amacıyla çıktık.






Sabahın erken saatlerinde, ama güneş doğduktan sonra, yürüyüş ayakkabılarımızı ve batonlarımızı takındık, sırt çantamıza yiyecek, içecek, kıyafet doldurduk ve Nemrut'un yer yer düz, yer yer eğimli krater sırtında yürüyüşümüze başladık. Bir yanda Van Gölü manzarası, diğer yanda krater gölleri, öyle böyle değil şahit olduğumuz görsel şölen... 




                                 

Açıkçası, insanoğluna ait tek bir sesin bile duyulmadığı başka bir ortamda hiç bulunmamışım, Nemrut'a çıkarken anladım bunu. Belki bir kuş sesi arada, ama o da daha tepelere varmadan; bir yerlerde yağmur yağıyorsa, uzaklardan gelen gök gürültüsü, bolca rüzgar, otların rüzgarda hışır hışır sallanışı ama o kadar.... Başka hiçbir sesin olmadığı, insanın kendini doğada küçücük hissettiği, birden kararan gökyüzü ve bastıran sağanak yağmur karşısında çaresiz kaldığı ve doğaya tapan Şamanlara hak verdiği bir ortam burası....


Daha önce hiçbir dağın zirvesine çıkmamış olduğumdan bilmiyordum: dağların zirvesinde bir de zirve defteri olurmuş. Çelik bir kutu, içinde bir defter ve kurşunkalem. Zirveye ulaşan buraya bir not yazıyor. Bizden öncekilerin yazdıklarını okumak, bizden sonrakilere anlamlı bir not bırakabilmek ve aslında bir anlamda da, ben buradayım diyebilmek... Meğer ne kadar önemliymiş ve anlamlıymış, ancak insan bir zirveye ulaşınca anlıyor bunu... 




O zirvede olmak ise... İşte o bambaşka bir duygu... Tırmanış sırasında insan kendine kızmıyor değil: "ne işim var burada? başka tatil bulamadım mı? yan gelip şezlongda yatmak varken, ne diye sırtımda bu kadar yük, böyle bir eğim tırmanıp duruyorum" diye söylenmedim desem, yalan olur. Ama o zirveye ulaşmak var ya... Meğer o bambaşka bir duyguymuş. Yüksekliği ne olursa olsun, insanın, önünde uzanan ve nasıl oraya çıkacağım ben diye gözünde büyüttüğü kocaman bir kütlenin en tepesine ulaşabilmesi, işte o daha önce hiç tatmadığım ve tattığım anda da müptelası olduğum bir histi....


Tabii Nemrut Dağı zor bir dağ değil. Zaten esas macera Süphan Dağı'na çıkmaktı ama böyle güzel bir manzara da zirveye ulaşmanın ödülü olunca, Nemrut'un anısı bambaşka bir yere yerleşti içimizde....


Yaz sıcakları bunalttıysa sizi, benim tavsiyem, varın gidin doğuya.. el değmemişcesine güzel bir doğa,serinliğin yerini asla sıcağa bırakmadığı bir iklim, Anadolu'nun o yardımsever misafirperverliğiyle dolu insanları bir de üzerine şu şölenvari Nemrut manzarası... İnanın değil yorgun, yeniden doğmuşcasına dinç bir şekilde geri dönersiniz tatilinizden....