10 Şubat 2017

CHICAGO: TEK BİR AKTİVİTE İLE ŞEHRİ TANIMA ÇABALARI


Temmuz'un en sıcak günlerinden biri.... Sabahın daha 8:00'i olmasına rağmen Chicago yanıyor adeta... O yüksek gökdelenler var olan azıcık rüzgarı bile kesiyor, adeta nefessiz kalmış şehir.... Ve bizim üzerimizde, yün çoraplar, t-shirt üstü polar, ayağımızda kalın spor pantalonlar, daha şehir uyanmamış ve önümüzdeki 5-6 saatlik zaman dilimini nasıl geçireceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yok... İşte böyle tanıştık biz Chicago'yla...


Farketmiş olacağınız üzere, ideal şartlarda olmadı tanışmamız. Alaska'da oldukça yorucu geçen 10 günlük bir geziden İstanbul'a dönerken, aktarmamız Chicago'daydı ve yaklaşık 10 saatlik bir bekleme süresi olunca, biz de şehri gezelim demiştik. Artık planlama yapmaktan yorulduğumuzdan mıdır nedir, ne 6 saatlik uçuş sonrası ne kadar yorgun olabileceğimizi öngörebilmiştik, ne iki eyalet arası 20 derecelerdeki ısı farkını akıl edebilmiştik, ne de Chicago Havalimanı'nda 11 Eylül olaylarından bu yana bagaj emanet hizmeti olmadığını öğrenebilmiştik. 

İnsanın içinde gezme merakı olunca, akılsız başın cezasını ayaklar çeker atasözünün canlı örneği olmaktan imtina etmiyor. Mantıken, havalimanındaki otellerden birine gidip, saatlik kiralanan odalardan birine yerleşsek, şöyle temiz bir duş alsak, uyuklasak daha iyi olurdu ama yok, biz havalimanından valizlerimizle bir taksiye atladık, tam sabah trafiğinin göbeğinde milim milim ilerledik, taksiye yaklaşık 60 USD ödedik ve şehirde birkaç gün kalma akıllılığını gösteren arkadaşlarımızın oteline valizlerimizi bıraktık. Sonra da ver elini Chicago....

Önce en kısa kuyruğu olan kafeyi bulup bir kahvaltı ettik ve orada Internet'ten başladık araştırmaya, bu kadar kısıtlı sürede Chicago'yu nasıl tanıyabiliriz diye. Ve kanaatimce en doğru yolunu da bulduk: şehrin içinden geçen Chicago Nehri'ndeki tekne turlarından birine katılmak!!

Çok çeşitli tekne turları var, biz mimari turu tercih ettik. Önce Michigan Gölü sahilinde şöyle bir yürüyüş yaptık, sonra tekne turlarının biletlerinin satıldığı yere ilerledik. Önceden rezervasyonumuz olmadığı halde, çok rahatlıkla yer bulduk ve 90 dakika süren gezimiz başladı. 

Aramızda Amerikalı olmayan da olabilir, o yüzden biraz yavaş konuşalım şeklinde bir hassasiyet taşımayan ve esprileri dahi ezberlenmiş bir monologla ruhsuz bir şekilde rehberlik yapan görevliye rağmen, çok bilgilendirici bir gezi oldu ve iyi ki de katılmışız dedik. Gökdelen manzarası diye bir tanım geliştirdik açıkçası bu gezi sonrası. Mimari değer taşıyan binaların arasında dolaşmak, tek tek binaların tarihçesini öğrenmek, kendi başınıza gezseniz asla farketmeyeceğiniz detayları keşfetmek gerçekten çok değerli bir kazanım oldu bizim için. 

Gezinin sonunda zorla bahşiş almaya çalışan rehber kadının sinirlerimizi bozmasına rağmen, geziyi güzel anılarla sonlandırdık. Ama yine de önemli bir not: nehrin sağında ve solunda görülen binaların % 99'u gökdelen olduğundan zahir, teknenin bir tentesi yok, yani sabah saat 10:00'da bile cayır cayır yakan bir güneşin altında yapıyorsunuz bu geziyi, o yüzden (tabii ki bizim yanımızda o da yoktu) böyle bir geziyi siz de yazın yapacaksanız, yanınıza şapka ve güneş kremi almak iyi olur, bizden söylemesi....

Tekneyle gezerken gördüğümüz ve limana yakın (bizde yürümeye mecal kalmamıştı o yorgunluğun üzerine sıcağın etkisiyle) amma velakin morg kıvamında soğutulmuş Chicago Burger Company'de hamburgerle geçiştirdiğimiz öğle yemeği sonrası, tabii ki artık arkadaşlarımızın otelinden bavullarımızı alıp havalimanına gitmemiz gerekiyordu...



İşte bizim Chicago maceramız böyle geçti... Kıssadan hisse: 

1) Chicago O'Hare Havalimanında emanet bagaj servisi yok, yanınızda büyük valiz vs varsa, aktarma ne kadar uzun sürecek olursa olsun, havalimanında kalın
2) Chicago'ya illa gideceğim derseniz, yazın ince giyinin, kışın da çok soğuk oluyormuş, kalın giyinin
3) Kısıtlı zamanınız varsa, mimari tekne turlarından birine katılın
4) Ama en iyisi, Chicago'ya daha uzun zaman ayırın ve yemeklerinden mimarisine, müzelerinden sanat aktivitelerine çok sitayişle bahsedilen bu şehri keyifle tanıyın... Biz bile bu kadar eziyetli şartlara rağmen keyif alabildiysek, düşünsenize şöyle doğru şartlarda, kimbilir ne kadar güzel anlar yaşatır bu kent gezginlere....


2 Şubat 2017

BİYSK: ALTAY DAĞLARINA AÇILAN KAPI


Biysk, Güney Sibirya'da "Altay Dağları'na Açılan Kapı" olarak adlandırılan, bölgenin ikinci en büyük ama nihayetinde küçük, sessiz, adeta kaderine terkedilmiş bir şehir.

Bölgenin turistleri çeken en büyük özelliği olan hırçın doğaya ulaşmak üzere geçilmesi gereken şehirlerden biri olması dışında, aslında geleni gideni de pek olmayan bir kent.

Belki de o nedenledir, yangınlarla ve yılların getirdiği yıpranmayla viraneye dönmüş ama görkemli bir geçmişin izini halen taşıyan binalar bir türlü renove edilmemiş, eski ihtişamlarından mahrum bırakılmış.

                 




Şehrin en büyük parkındaki 1. Petro heykeli, turistlerin ilk durağı. Hükümdarın 2.05'lik boyuna uygun, azametli bir heykel bu. 


Az sayıdaki turistin ikinci durağı ise, mavili, beyazlı, altın yaldızlı soğan kubbeleriyle Uspenski Katedrali. 111 senelik bu katedral Hazreti İsa'yı sembolize eden üzüm ve asma desenleriyle bezenmiş. Katı dini kuralların uygulandığı bu katedrale, kadınlar başını kapatmadan, erkekler ise başını açmadan giremiyor. Avlusunda bile yüksek sesle konuşmaya izin verilmiyor. 



Şehrin en son turistik destinasyonu ise Biysk Bölge Müzesi. Biraz "ortaya karışık" bir müze aslında: şamanizmden 19. yüzyıl sonları dekorasyon öğelerine, bölgesel mimariden balballara ve kaya resimlerine, ne isterseniz var bu müzede. Ama zaten adı da "bölge" müzesi olduğundan, bölgeye dair herşeyi bu müzede bulmak o kadar da garip karşılanmamalı. Tabii, her açıklama Rusça olduğundan, mutlaka bir rehber eşliğinde gezilmeli, tabii Rusça biliyorsanız, o başka... 




Az sayıdaki turiste rağmen, bu küçük şehirde gerek dekorasyonu, gerek hizmet anlayışı, gerekse modern dokunuşlar içeren yöresel yemekleriyle turistlere gayet güzel hitap eden bir restoran var: Na Starom Meste. Orada da şöyle güzel, keyifli bir yemek yediniz mi, tamam!! Biysk gezisi sona ermiş demektir....

17 Aralık 2016

LONDRA: 101


Bazen oluyor: kimselerin ayak basmadığı coğrafyalara seyahat yapıyorsun ama dünyanın en çok turist çeken şehirlerini ancak 40'ından sonra görebiliyorsun... Londra da, işte bizim için öyle bir destinasyon oldu. İş için gidip, seyahati birkaç gün uzatıp, "101 London" yani "Londra'ya Giriş İlk Adım" şeklinde bir deneyim yaşadık. 3 günlük süremizi, kendi ilgi alanlarımızla en çok örtüşecek keşiflere göre planladık ve şehrin düz ayak olmasından da faydalanarak mümkün olan heryeri yürüyerek gezdik.

Tabii ki yetmedi ve tabii ki en kısa zamanda kaldığımız yerden devam etme planlarına döner dönmez başladık... İşte bu 3 günlük sınırlandırılmış ama herbir deneyimi içimize doya doya sindirilmiş seyahatten tavsiyeler:

National Gallery:


Tıpkı diğer birçok müze gibi, buraya giriş de ücretsiz ve diğer birçok müze gibi burada da eğer bağış yapmak isterseniz size hayır demiyorlar. Her gün 10:00-18:00 arası açık ve Cuma günleri 21:00'e kadar gezilebiliyor. Biz bir Cuma akşamı 17:00'de gittik ve bu sayede koşuşturmadan, itiş tıkıştan, kalabalıklardan kurtulduk.


"Yine mi Leonardo da Vinci" dedirtecek kadar zengin ve eşsiz bir koleksiyon, öyle böyle değil. Goya'dan van Dyck'a, Monet'den El Greco'ya, resim tarihinin en usta isimleri sıra sıra karşınızda... Baş döndürücü bir etkileyicilik... Eğer resme, resim tarihine meraklıysanız, Londra'daki en "olmazsa olmaz" adreslerden biri... Şöyle en az 4-5 saat ayırmanızda fayda var. Gezerken ara verip soluklanmak için, müzenin içinde kafe, bar ve restoran tabii ki var.







British Museum:

Her gün 10:00-17:30 arası açık, Cumaları ise 20:30'a kadar ve yine her gün ücretsiz ve yine bağışlarınıza minnettar bir müze. İngiliz arkeologların dünyanın dört bir yanından gün yüzüne çıkarttıkları tarihi kalıntılar sergileniyor bu müzede. Kalıntı demek aslında ayıp, bildiğiniz koca koca tapınaklar, devasa heykeller var burada. İnsan bir ikilemde kalıyor bu müzede: evet, İngiliz arkeologlar büyük bir iş yapmış, bu eserlerin gün yüzüne çıkmasını sağlamış... evet, belki kendi topraklarında kalsa bu eserlerin büyük bir kısmı zarar görmüş de olabilirdi ama yine de, Halikarnas Mozolesi'ni Londra'da dört duvar arasında görmek insanın içini acıtıyor... Bodrum'da o mavi denize karşı yükselse o devasa tapınak, çok daha güzel olmaz mıydı, düşünmeden edemiyor...





Sınırlı süremiz olduğundan biz müzede iki bölüme odaklandık: Halikarnas Mozolesi ve Antik Mısır buluntuları. Her ikisinin de çok etkileyici ve muazzam olduğunu belirtmeliyim. Müzenin geri kalan bölümleri ise, artık bir sonraki Londra'da seyahatinde keşfedilecek, öyle not aldık kendimize...




Victoria & Albert Museum

Ücretsiz olan bu müze de her gün 10:00-17:45, Cumaları ise 22:00'ye kadar açık. Biraz "her telden" tabir edilebilecek bir koleksiyonu var. Ama bu sakın zayıf bir koleksiyon olduğu anlamına gelmesin: Rodin'in heykellerinden, Hristiyanlığın en erken dönemlerinden kalan eserlere; tarihte kadın elbiseleri sergisinden, Art Nouveau posterler serisine; Delacroix'nın resimlerinden, Trojan Sütununun başta geldiği alçı replikalara çok geniş ve çok zengin bir koleksiyonu var bu müzenin de... Yine en az 4-5 saat ayrılırsa ancak üstün körü gezilmiş olabileceğini unutmamak lazım.


St-James Park


Londra ve ünlü parkları... Şehrin içinde bu kadar büyük, bu kadar doğal, bu kadar el değmemiş bir parkı görmek, biz beton yığını içinde yaşayan İstanbullular için çok şaşırtıcı, "insan hayret ediyor" adeta... Günlük yaşamın içinde, okula, işe giderken, hadi şu parka gireyim deyip sincapları, kuğuları, ördekleri görebilmek; işteyken öğle arasını bir sandviçle bu parkta geçirebilmek; hafta sonu evinden çıkıp birkaç adım atarak kitabını bu parkta okumak, ne büyük nimet... Bunu ancak bizim gibi bitki örtüsü TOKİ olan ülkelerde yaşayanlar anlayabilir sanırım....

Hyde Park


Burası da Londra'nın nefes aldığı parklardan biri. Her ne kadar çok bakımlı ve güzel olsa da, illa bir tercih yapacaksak, biz St-James Park'ı tercih ederiz. Burası biraz daha insan eli değmiş, üzerinde çalışılmış bir izlenim bırakıyor insanda, diğeri kadar doğal değil sanki.









Portobello Pazarı

Londra'ya gelip de bu sokak pazarında dolaşmamak büyük ayıp olur... Antikacısından meyvecisine, mantarcısından şapkacısına binbir çeşit tezgah, herbiri farklı, herbiri renkli... Bir uçtan ötekine, illa birşey almaya gerek yok, tezgahları seyrederek ilerlemek bile o kadar büyük bir keyif ki....




Notting Hill


Julia Roberts ve Hugh Grant'in başrollerini paylaştığı aynı isimli filmden tanıdığımız bu bölge, kapı fotoğrafı çekmeyi sevenler için en doğru adres. Ne kapılar, ne renkler, ne binalar.. Küçük küçük, bakımlı, çiçeklerle bezenmiş.... Tam girişinde "The Sun in Splendor" isimli bir pub var ki, ortamının tadına doyum olmaz. Bir de orada bir bira söyleyeceksin, iyice İngiliz ortamına gireyim diyorsan yanında bir de "fish & chips" sipariş edeceksin, barmenle sohbet edeceksin.... Ne keyif ne keyif....



Covent Garden

İşte Londra'da en bayıldığım yer... Her daim bir sokak gösterisi, ışıl ışıl, hele de yılbaşı öncesi... Cıvıl cıvıl ama boğucu bir kalabalık değil... Vitrinlerinin albenisi insanın başını döndürüyor... Hele bir kağıt dükkanı var ki, ne zarflar, ne kağıtlar, çok pahalı, ama el yapımı olduğundan değer diye düşünüyor insan... Covent Garden'ın tam göbeğinde, televizyon programlarından tanıdığımız ünlü şef Jamie'nin lokantası: Jamie's Italian.... İstanbul'daki şubesiyle uzaktan yakından alakası yok: burada hizmet güleryüzlü, yemekler leziz, fiyatlar makul... Ya da biraz daha periferide White Lion isimli bir pub var, tam İngiliz ruhu... Sıcacık bir domates çorbası üzerine mac & cheese.... Camdan da Covent Garden'ın o cümbüşünü seyretmek... Ne zevk ne zevk....

Soho-Kensington-Regent Street


O ünlü Soho'yu da gezdik tabii ama çok şey anlayamadık ana hedeflerimizden olmadığı için... Ama bir tavsiye: hafta sonu herhangi bir rezervasyon yaptırmadan hiçbir yerde öğle yemeği için dahi yer bulmanız mümkün değil, aklınızda olsun...

Kensington muhteşem bir semt, ev değil adeta malikane dolu, biz bayıldık...

Regent Street tam turistik, bir tür eski İstiklal Caddesi ya da Paris'in Champs Elysées'si... görmedim demeyin, onu da gezin ama gitmezseniz de büyük kayıp değil....





Bir de tabii konaklama konusu var. Biz karar verdik, bir sonraki gelişimizde eğer Airbnb yapmazsak, kesin bir kez daha Covent Garden'a yürüyerek 1 dakika bile uzaklıkta olmayan Strand Palace Hotel'de kalacağız. Eski bir otel ama o kadar merkezi ki, metroya bile gerek kalmadan her yere, müzelere, parklara, müzikallere yürüyerek ulaşabiliyorsunuz ve fiyatları da çok makul...

İşte 3 günlük bir Londra seyahatinden geriye kalan satır başları... darısı diğer Londra seyahatlerine....






29 Ekim 2016

TELETSKOYE: MEDENİYETLE DOĞAYI AYIRAN GÖL


Güney Sibirya'da Altay Özerk Bölgesi'nde İsviçre Alplerini aratmayan manzaralar sunan, UNESCO Dünya Mirası listesindeki Teletskoye Gölü'ndeyiz bugün...

Yerel halkın "Altın Göl" diye adlandırdığı Teleskoye Gölü'ne 70 tane nehir dökülüyor, etrafı ise çam ormanlarıyla kaplı dağlarla çevrili. Kuzeyden güneye 78 kilometre uzunluğundaki gölü bir tekneyle geçeceğiz. Tekne gezimiz başlamadan önce bilmiyoruz, ama kuzeyden yola çıkarken aslında geride bıraktığımız aynı zamanda medeniyet: çünkü güney sahile adım attığımız andan itibaren, ne telefon, ne elektrik, ne musluk suyu, ne de kanalizasyon bulunan, bakir bir coğrafya bizi bekliyor...

Dağların eteğine serpiştirilmiş sevimli evlerden oluşan küçük bir limandan yola çıkıyoruz. Çok kısa bir süre sonra sadece doğanın içinde yol almaya başlıyoruz. Gölün bir tarafı doğal park ilan edilmiş; tek bir ev, insan eli değmiş tek bir alan yok doğal parkta. Gölün diğer tarafında ise, tek tük evler, çoğu av köşkü, ağaçların arasına öyle gizlenmişler ki, çok dikkat etmeden görmek imkansız...


Uçsuz bucaksız dağlar, ormanlar, masmavi göl suları, ara ara çığlıklarıyla doğanın sessizliğini yırtan kuşlar, yeşilliklerin arasından çağıldayan irili ufaklı şelaleler... Temmuz ayı olmasına rağmen hayli serin ve bir o kadar da tertemiz bir hava... Aralarda kanolarıyla spor yapanlar da var, ama bir elin beş parmağını geçmez sayıları....




Yanımızda ısınmak için yerel bir votka, eşlik etsin diye biraz elma, limon, peynir ve şarküteri... arada bir atıştırıyoruz ama çok da doymayalım, öğle yemeği için yarı yolda Kamışla Şelalesi'nde mola vereceğiz.








Kamışla, bu bölgedeki onlarca şelaleden biri. Limanımsı bir yer yapmışlar tekneler yanaşabilsin diye. Hemen sahilde odun ateşi üzerinde bir çaydanlık tütüyor. Etrafta tahtadan yapılmış küçük küçük kulübeler, ziyarete gelen az sayıdaki gezgin için çi börek, çay, kahve ve hızlı yenebilecek yerel yemekler satmak için... Tabii hediyelik eşya dükkanları da var aralarında, ama satılanlar hep aynı: tahtadan işlenmiş süsler çoğu... 






Etraftaki çalıların, ağaçların bir kısmına çaput bağlanmış, aynı bizdeki gibi... Sonuçta bir Şaman geleneğini devam ettiriyoruz farklı coğrafyalarda bile olsa... Biraz yürüdükten sonra Kamışla Şelalesi'ndeyiz... gürül gürül akan bir su, tertemiz, soğuk....

Bu kısa aradan sonra, bizi medeniyetten tamamen uzaklaştıracak güney sahile doğru yeniden yola çıkıyoruz. Zaten az sayıdaki evlere bile rastlanmaz oluyor ilerledikçe... Biz gelmeden bir hafta önce çok büyük bir sel yaşanmış bu bölgede, sahile vurmuş koca ağaç parçaları kalmış bu selden geriye....




Sonunda güney sahildeyiz... yaklaşık 4-5 saatlik bir yolculuk sonrasında, sanki birkaç yüzyıl geriye gittik birden.... doğanın hüküm sürdüğü ve insanoğlunun içinde kendini çok küçük, çok güçsüz ve çaresiz hissettiği, teknolojinin "t"sinin bile henüz ulaşmadığı bir coğrafyadayız artık.... Bu coğrafyanın hikayesi ise başka bir güne artık....